Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Untitled Document
               
Platformlar
   
Anasayfa
Ekonomi Platformu
Uluslararası İlişkiler
Sivil Toplum Platformu
   
Ekonomi Platformu


Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın 3. İzmir İktisat Kongresi Konuşması

4-7 Haziran 1992

 

Değerli devlet başkanları, muhterem devlet adamları ve sevgili değerli delegeler ve misafirler; sözlerimin başında, bu Kongre’yi tertip eden, başta Devlet Planlama Teşkilatı olmak üzere bütün emeği geçenlere huzurunuzda teşekkür ediyor ve Kongre’nin memleketimize, milletimize hayırlı, uğurlu olmasını temenni ediyorum ve hepinizi bu vesileyle en derin sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

 

Bugün, Türk ekonomisinin seyrini yorumlamak; önümüzdeki 10 seneye ilişkin beklenti, teklif ve temennilerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

1. İktisat Kongresi'nin daha Cumhuriyet ilân edilmeden yapılmış olmasının bir anlamı; Cumhuriyetimizi kuranların iktisadi meselelerin önemini çok iyi kavramış olmalarıdır; yıkılmış, harap olmuş bir ülke durumundan "Nasıl bir yol takip ederek ileri bir ülke konumuna gelebiliriz" münakaşasını başlatmalarıdır.

1923 1. İzmir İktisat Kongresi’nin iki temel amacı vardı: Bir, bitmez tükenmez savaşlardan bitap düşmüş memleketimizin millî bilançosunu çıkarmak; iki, Türkiye'ye, dünyanın en ileri ülkeleri arasındaki tarihî yerini, müktesep hakkını iade edecek ekonomik politikaları tespit etmek.

1. İktisat Kongresi’ni takip eden yaklaşık 15 yıllık dönemde benimsenen politikaların olumlu sonuçlar verdiğini, Türk ekonomisinin 1923-1938 yılları arasında ciddi gelişmeler gösterdiğini müşahede ediyoruz. Ne yazık ki, bir sonraki dönemde, yani 1938-1950 döneminde ekonomik göstergelerde aynı seviyeler tutturulamamış, kalkınma yavaşlamıştır.

Bu talihsiz dönüşümde, hiç şüphesiz, İkinci Cihan Harbi’nin yarattığı şartlar kadar, yönetimin benimsediği devletçi ekonomik politikaların da rolü vardır.

Şunu da ifade etmeliyim ki, devlet müdahalelerini istihdam ve büyümenin garantisi olarak görmek, sadece bize özgü bir durum da değildir. O dönemde, Birleşik Amerika da dahil olmak üzere Batı'daki bütün hükümetler aynı ideolojiyi birkaç nesil boyunca az çok paylaşmışlardır. Hatta, 80'li yıllara kadar partiler arası muhalefet ve münavebeler, bu ortak kanaatler çerçevesi içinde kalmıştır.

1950'li yıllar, Türkiye ekonomisinde, özel teşebbüsün saygınlığının kabul görmeye başladığı yıllardır. Ancak, ferdi, devlet karşısında imtiyazlı kılan serbest piyasa ekonomisi arayışları güdük kalmış, 1960'dan sonra da “planlı” diye adlandırılan bir devreye girilmiştir. Özellikle bu devrede “devlet bürokrasilerinin milletlerin kaderine el koymaları” şeklinde ifade edebileceğimiz devletçi doktrinler adeta tabulaştırılmıştır. Bu doktrinler, ekonomik kalkınmanın mutlak koşulu olarak kabul görmüşlerdir.

1980'li yıllar ise, bütün dünyada ortak bir kanaatler bütününden, yani devletçi doktrinlerden yeni bir bütüne, devletçilik karşıtı mücadeleye girişildiği yıllardır. Bu yıllar, aynı zamanda kitleler çağının sona erdiği yıllardır. Mikroenformatik ile Biyo-teknolojinin birleşmesi şeklinde ifade edebileceğim teknolojik ihtilal, daha çok refah yaratabilmek için kitlelerin büyük sanayi tesislerinde, şehirlerde yoğunlaşma gereğini ortadan kaldırmıştır. Kitleler çağının sonu anlamına gelen bu gelişme, bir anlamda tekil insanı bir kere daha dünyanın merkezine oturtan, bağımsızlığını iade eden gelişmedir.

Bireye bağımsızlığının iadesi demek, kitleyi birey karşısında üstün kılan anlayışın, yani devleti bireyin karşısında üstün kılan anlayışın ortadan kalkması demekti.

Yeni görüşte, devlet kavramının da mutasyona uğraması kaçınılmazdı. 1979 yılında, bir tebliğimde özetlediğim gibi, yeni görüşte: Bundan böyle güçlü devlet, memurları çok olan devlet değildir. Güçlü devlet, harcamaları çok, fakat iki yakası bir araya gelmeyen devlet değildir. Güçlü devlet, bir istihdam kapısı değildir. Güçlü devlet, bir mabut veya baba değildir.

Hepsinden önemlisi, yeni görüşte, aslolan devletin zenginliği sonucu milletin zenginliği değil, milletin zenginliği sonucu devletin zengin olmasıdır. Yani, yeni görüşte hedef, insanın, ferdin bizzat kendisidir.

Ekonomik kalkınma sürecinde devlet fertle rekabete girmez; tersine, ona gelişmesini, kalkınmasını kolaylaştıran akılcı hizmetler sunar. Devlet böyle bir yapılanmaya gitmelidir.

Özetlediğim bu ilkeler, 1980'li yılların başından itibaren, kapitalist dünyada sarsıcı değişikliklere neden olurken, komünizmin yıkılması ve sosyalist blokun yeniden yapılanmasını zorunlu kılmıştır.

Muhterem delegeler, 1. İktisat Kongresi'nden ancak 58 yıl sonra toparlayabildiğimiz 2. İktisat Kongresi’nin yapıldığı tarihte, Kasım 1981'de, Türkiye'nin şartları ne idi:

Ülkemiz askerî idare altındaydı. Türk ekonomisi 1970'li yılların sonuna doğru başlayan ve 1980'de en şiddetli safhasına giren kriz dönemlerinden birini yaşıyordu. İflas, “Boğazların hasta adamı” gibi düyun-u umumiye felaketini çağrıştıran yakıştırmalar fevkalade moral bozucuydu. Ancak, 2. İktisat Kongresi'nin kapanış konuşmasında belirttiğim gibi, 1980'lerin başında Türkiye az gelişmiş bir ülke olarak da nitelendirilemezdi. İğnemizi, kefenimizi, çimento ve şekerimizi ithal ettiğimiz günleri geride bırakmıştık. Bu üretimi yapacak fabrikaları kurabilecek teknolojik güce sahip olmuştuk.

2. İktisat Kongresinde tespit edilmesi gereken ana hedef ne olmalıydı?

Ben, bu ana hedefi 2. İktisat Kongresinin, kapanış konuşmasında açıkça belirttim. Bu ana hedefin, muasır medeniyet seviyesi ile aramızdaki farkı kapatarak ileri devletler seviyesine yaklaşmak olduğunu söyledim.

Muasır medeniyet seviyesi ile aramızdaki farkı o şartlarda ve 10 yıl içinde azaltmak hedefinin çok zor, hatta gerçekleştirilmesi imkânsız bir hedef gibi görülebileceğinin bütünüyle idrakindeydim. Ancak, şunu da biliyorum ki, biz çağı doğru okuyorduk ve çağı doğru okumak demek, Türk ekonomisini dünyadaki mukadder gelişmeleri göğüsleyebilecek donatıma kavuşturmak, dünyanın gidişatına senkronize etmek demektir.

1981 2. İktisat Kongresi'nde, kapanış konuşmamda, bu ana hedefe en iyi şekilde varabilmek için kullanacağımız yöntemlerin, prensiplerin bir dökümünü de yaptım. Bunları özetle ifade etmek istiyorum.

1- Ekonominin tabu kanunları vardır. Bu kanunların dışına çıkarak nehri tersine akıtmaya çalışmayalım. Arz-talep kanununu yok sayarak, fiyat kontrolü uygulamaya çalışmak, çifte fiyat, karaborsa gibi sıkıntılar yaratır. Para, döviz ve emtia fiyatlarının serbestçe oluşacağı bir ortamda ekonomik sistemleri çökerten olumsuzluklar olmayacaktır demiştim.

2- Devletin gücü ile milletin gücünün, etle tırnak misali birbirinden ayrılamaz olduğunun, bu iki gücü mutlak surette birleştirmek gerektiğinin idrakindeydik. Devletin ekonomik hayattaki müdahaleci rolü değiştirilmeliydi. Düzenleyici, teşvik edici ve çeşitli menfaatleri telif etmek suretiyle verimi arttırıcı bir devlet yapısı benimsenmeliydi.

3- Bürokratik karakteri ağır basan merkeziyetçi idari yapımız mutlaka ıslah edilmeli, mahalli idarelerin görevleri yeniden belirlenmeli, gelişen Türkiye'nin ihtiyaçlarını karşılayacak bir yapıya kavuşturulmalıydı.

4- İktisadi planlamanın yapılan ve yapılacak işlerin bir bilançosunu ortaya koyması, hataların hızla teşhis ve tedavi edilebilmesini sağlamak bakımından faydası aşikârdır. Ancak, 1960'lı ve 1970'li yıllardan farklı olarak, planlamayı sosyalist ülkelerin katı ve dogmatik anlayışının dışında mütalaa etmemiz gerekiyordu. Bizim planlarımız düzenleyici, yönlendirici, denge kurucu olmalı, bütün sektörlerin istifade edeceği malumat ve bilgileri  içermeliydi.

5- 1981'de kalkınma ve gelişmemizi durdurma boyutlarına varmış olan altyapı ve enerji yetersizliğini mutlaka ve süratle gidererek, bunun için mevcut iç ve dış her türlü imkânı seferber etmeliydik.

Elektriksiz, telefonsuz, yolsuz, otoyolsuz veya meydansız bir ülkenin gelişmesi mümkün değildi.

6- Osmanlı Devletinin son 150 senesinden itibaren en büyük meselemiz, kalkınma önündeki en büyük engelimiz ve darboğazımız dış ödemeler dengesiydi. Bu konuda 2. İktisat Kongresi'nde işaret ettiğim hedef şuydu: Türkiye'nin bu meseleyi 3. İktisat Kongresi’ne kesin çözüme kavuşturmuş olarak gitmesi gerekmektedir, demiştim.

Bu problemin çözümünün odak noktası ise ihracatımızdır. İhracatı, sadece ürettiklerimizi  dış pazarlarda satabilmek şeklinde değil, ülkemizin kapalı ekonomiden vazgeçerek topyekün dışarıya açılması olarak anladığımı da vurgulamıştım ve şöyle devam etmiştim: Ürettiklerimizi, başka milletlerin üretimleriyle uluslararası bir rekabet platformunda sınamadan, bu üretimlerde başarılı olduğumuz kanaati indî ve subjektif olmaya mahkumdur. Bunun için, önümüzdeki dönemde, yıllardır gösterdiğimiz çekingenliği yenerek, dış âleme cesaretle açılmayı millî bir hedef olarak benimsemeliyiz. Ödemeler dengesine ancak bu yolla temelli ve kalıcı bir çözüm getirebiliriz demiştim.

7- Şehirlerimizin büyüyeceğini, sosyal problemlerin şehirlere kayacağını işaret ederek, mahalli idarelerin ve özellikle belediyelerin güçlendirilmesi, altyapı ve toplu konut meselelerine çok büyük önem verilmesi gerektiğini belirtmiştim.

Ayrıca kalkınmanın dengeli ve süratli bir şekilde sağlanabilmesi, gruplar arası dengenin muhafazası, gruplar arası farklılıkların azaltılması bakımından enflasyonu aşağıya çekmenin hayati önemi haiz olduğunu da ifade etmiştim.

Ekonomik gelişme ve kalkınmada başarı kazanmanın mutlak surette doğru ve gerçekçi politikaların kararlılık ve devamlılıkla uygulanması, milletimizin teşebbüs gücünün tam manasıyla ortaya çıkarılması; zekâ, kabiliyet ve çalışkanlığının seferber edilmesine bağlı olduğunu biliyordum.

Ayrıca, alınmış kararların sonuçları beklenmeden, bir müddet uygulandıktan sonra değiştirilmesi, kaynak ve zaman israfına yol açar; tepedeki kararsızlığı iktisadi hayatın tamamına yansıtır, ciddi bir güvensizlik ortamı meydana getirir demiştim. Geçirdiğimiz acı ve büyük tecrübelerin, ekonomik politikalarımızda devamlılık olmamasından kaynaklandığını kaydetmiştim.

2. İktisat Kongresinin kapanışında son olarak ifade ettiğim husus şudur: Eğer şimdiye kadar saydığım şartlar, ara hedefler ve yöntemler kararlılıkla uygulanırsa, Allah'ın izniyle, 10 yıl sonra bu şehirde yapılacak 3. İktisat Kongresine iştirak edecek olan delegeler -ki şu anda sizlersiniz- Türkiye'nin büyük mesafe aldığını müşahede edeceklerdir. Doğru istikametlerde gidersek, 10 yılın sonunda erişeceğimiz Türkiye'nin ekonomik göstergelerini bugünden tahayyül etmek dahi mümkün değildir demiştim.

Çok değerli delegeler, 3. İktisat Kongresi’ni idrak ettiğimiz bugün, 11 yıl önce öngördüğümüz hedeflerin büyük çoğunluğunu tahminlerin ötesinde gerçekleştirebilmiş bulunmaktayız. Türkiye'nin bu başarısı, her şeyden önce, 1980'li yıllarda benimsediğimiz ekonomik politikaların doğru olduğunu, doğru istikamette olduğumuzu göstermesi bakımından önemlidir. 10 yıl sonra yapacağımız 4. İktisat Kongresine ışık tutacağı için önemlidir.

Geçtiğimiz 10 yıla kısa bir göz atarsak: Ekonominin doğal kanunlarının işletildiği; Ferdi, devletin karşısında imtiyazlı kılan serbest piyasa ekonomisinin işlerliğe kavuşturulduğu; Türk parası bakımından çok önemli bir hedef olan konvertibiliteye geçildiği; İthalatın tamamen serbestleştiği;

İleri ülkeler bankaları ile rahatça rekabet eden bankacılık sisteminin kurulduğu görülecektiir.

1981'de kalkınma ve gelişmemizi durdurma boyutlarına ulaşmış olan altyapı ve enerji eksikliğimiz giderilmiş, telekomünikasyon, elektrik, karayolları, hava ve deniz limanlarındaki büyük gelişmeler; altyapı meselemizi önümüzdeki yıllar için de rahatlığa kavuştur muştur.

150 senedir ekonomik kalkınmamız önünde en büyük engel olan döviz darboğazı meselesi kökten halledilmiştir.

Cumhuriyet döneminin en büyük projesi olan GAP çerçevesinde, ülkemizin en büyük barajı olan Atatürk Barajı rekor bir süratle, 4 yıl 2 ay 15 gün içerisinde tamamlanmıştır ve en önemlisi, kendi imkânlarımızla ve Türk müteahhitleri tarafından gerçekleştirilmiştir.

Turizmimiz Batı standartlarını dahi aşan tesislere kavuşurken, gelirleri 300 milyon dolardan 3.5 milyar dolara çıkmıştır.

Küçük sanayi siteleri ve organize sanayi bölgeleri yurt sathında yaygın bir şekilde kurulmuştur. Bu tesisler çok önemli bir ihtiyacın cevabı olmuştur.

İhracatımız 5 misli katlanmıştır ve toplamın yüzde 80'i, 5 bin kalem sanayi ürününden oluşmaktadır. Bu suretle, ihracatımızda çok kısa sürede inanılmaz ölçüde bünye değişikliği sağlanmıştır.

Türk Silahlı Kuvvetleri, Cumhuriyet döneminin hiçbir devrinde görülmediği şekilde modernize edilmiş; ama daha önemlisi, elektronik teçhizattan Stinger füzelerine, roket motorlarından, F-16 uçaklarına, zırhlı muharebe araçlarından hücumbotlara, denizaltılara ve firkateynlere kadar yüksek teknoloji ürünlerini kendimiz imal edecek teknolojik beceriyi elde etmiş, savunma sanaiini kurmuş olmamızdır.

Şehirleşme ve konut meselelerinde çok önemli mesafeler katedilmiştir. Şehirlerimizin altyapılarını ve şehir idarelerini güçlendirmekte ilk defa ve büyük atılımlar yapılmıştır.

Gelir idaresi baştan aşağı yeniden düzenlenmiş, bilgisayar sistemine geçilmiş, vergi reformları yapılmıştır. Bu cümleden olmak üzere, uzun yıllardır gerçekleştirilemeyen Katma Değer Vergisi hayata geçirilmiştir. Vergi sayısında azaltmaya gidilmiş, vergi iadesi gibi sistemlerle vatandaşa fevkalade kolaylıklar sağlanmış ve ekonomide kayıt sistemine geçilmiştir.

Gerçek bir sermaye piyasası oluşturulmuş, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası kurulmuştur.

Bütün bu gelişmeler, 1980'de, çevresindeki bütün ülkelerden geri durumda olan Türkiye'yi bu ülkelerden 10 ile 20 sene öne geçirmiştir.

Türkiye'nin bugün artık bölgesinde önemli siyasi ve iktisadi bir güç olduğu kesin olarak herkes tarafından teslim edilmektedir. Bugünkü Hükümetimiz de, artık komşularımıza kredi ve hibeler verebilmekte, eğitim ve teknik yardım yapmakta, Türkiye'yi örnek almalarını tavsiye etmektedir.

Değerli delegeler, daha 10-11 yıl önce, zirai karaktere sahip olan bir ülke için bu gelişmeler olağanüstüdür ve doğru yönde olduğumuzu göstermesi bakımından fevkalade umut vericidir. Türkiye'nin daha da iyisini yapabileceğini göstermesi bakımından fevkalade umut vericidir.

Şimdi bizim için önemli olan Türkiye'nin bu noktadan nereye gitmesi gerektiğini tayin etmektir. 3. İktisat Kongresi'ni yaptığımız 1992'den 10 yıl sonra, inşallah yine bu güzel şehirde yapacağımız 4. İktisat Kongresi için ana hedefimiz ne olmalıdır?

Ben, önümüzdeki 10 yıl içinde Türkiye'nin ana hedefi, sayıları nihayet 10-15'i geçmeyen ileri ülkelerden bir tanesi olmaktır diyorum. Türkiye, birinci sınıf ülkelerin arasına girmelidir ve girebilir diyorum.

Değerli delegeler, bu ana hedefin fizibilitesi vardır. Çünkü, birinci sınıf büyük devlet olabilmenin şartlarından bir tanesi, iyi bir coğrafi konumda bulunmak; ikincisi, yeterli büyüklükte nitelikli nüfustur.

Türkiyemizin coğrafi konumu fevkalade avantajlıdır. 10 yıl sonra biz, önde gelen bir ülke olmaya namzet nüfus potansiyeline sahip olacağız. Bu bizi Avrupa'da ikinci büyük ülke yapacaktır.

Üçüncüsü, gelecek 10 yıl Türkiye'nin önüne çok büyük bir istikbal açan dönemdir. Balkanlar’dan Orta Asya'ya kadar Müslüman ve büyük bir kısmı Türki olan yeni devletlerle birlikte kendi gücümüzü daha tesirli hale getirebiliriz. Bu fırsatı iyi kullanabilirsek, akılcı, gerçekçi, hakkaniyetli yöntemlerle işbirliğini ilerletebilirsek, hem biz, hem de bu kardeşlerimiz dünya üzerinde önemli bir gruplaşmanın etkili fertleri olarak ortaya çıkabilirler.

Bunlar bize Allah'ın bahşettiği büyük imkânlardır, büyük avantajlardır. Bu avantajları mutlak surette kullanmalı, gücümüzü kuvveden fiile çıkarmalıyız.

Değerli delegeler, Türkiyemizi birinci sınıf ülkeler arasına sokmanın şartları, ara hedef ve yöntemlerini şöyle ifade edebilirim:

1- Bu hedefe ulaşmanın temelinde demokrasiyle el ele gelişen serbest pazar ekonomi sistemi yatar. Bu sisteme önümüzdeki 10 yıl süresince de mutlaka bağlı kalmalı, devletin ekonomiye müdahalesini asgariye indirmeliyiz. Dışa açılma politikamızdan asla taviz vermemeliyiz. “Bebek endüstriler”, sanayi, ticaret ve tarımda korumacılık gibi zaman zaman ortaya atılan ve duygusal kabul gören kolaycı yaklaşımlara itibar etmemeliyiz. Bunun, Türkiye'nin geleceğine ipotek koymak demek olduğunu unutmamalıyız.

2- İster Sosyal Sigorta Sistemi, ister Kamu İktisadi Teşebbüsleri, ister vergiler yoluyla olsun, devletin topladığı ve kullandığı kaynaklar millî gelirin yüzde 30’unu geçmemelidir.

3- Devlet sinai ve ticari faaliyetlere asla girmemelidir. Kamu İktisadi Teşebbüsleri derhal tasfiye edilmeli, özelleştirilmeli veya kiralanmalıdır.

Yatırımlarını geri ödeyebilen elektrik santralleri, içme suyu, otoyollar, telekomünikasyon gibi altyapı hizmetlerini özelleştirmekten kaçınmamalıyız.

Aynı çerçevede sosyal güvenlik sisteminin süratle özelleştirilmesi şarttır. Aksi takdirde ve bugünkü işleyişiyle devam ederse, sosyal güvenlik sisteminin devleti çökerteceğinden korkarım. Doğru olan, belirli bir geçiş sürecinden sonra fertlerin, standartlarını devletin koyduğu, ancak bizzat kendilerinin seçtiği özel sigorta sistemlerinden yararlanmasıdır.

4- Devleti; güvenliği, adaleti, insanlara eşit muameleyi sağlamak gibi asli görevlerini layıkıyle yerine getirecek yapıya kavuşturmak için yapılan çalışmaları hızlandırmalıyız.

Burada en önemli husus, bizim gibi Müslüman toplumların huzur ve mutluluğu adalette bulmalarıdır. Tarihî mirasımız, mülkün temelinin refahtan önce adalet olduğu şekilde gelişmişir. Bu yapıdaki bir toplum için hukuk reformunun özel bir önemi olduğu aşikârdır. Süratli ve doğru karar alabilen, anormal yükler altına sokulmamış bir adalet mekanizması, toplum huzurunun teminatıdır. Hukuk ilmi ve teknolojisindeki tekâmülün hukuk düzenimize yansımasını sağlamak ve hukuk düzenimizin günün ihtiyaç ve şartlarına daha çabuk intibakını temin etmek için içtihat hukukunun daha da gelişmesi zaruridir.

Yüksek mahkemelerimizin, başta Anayasa olmak üzere, yasalarımızla ilgili tekâmüle matuf yorumlar geliştirebilecekleri ortamı mutlaka oluşturmalıyız. Adalet mensuplarımızın en iyi şekilde yetişmelerini temin edecek imkânları sağlamamız lazımdır.

Sayın delegeler, bu noktada, bir önemli hususa daha temas etmeden geçemeyeceğim. Yaşlı dünyamız hızlı değişimlerin beraberinde getirdiği çevre tahribatına giderek daha fazla maruz kalmaktadır. Gelecek nesillere bırakabileceğimiz en değerli mirasımız ise tabiat varlıklarımızdır.

Çevre konusunda geçtiğimiz dönemde önemli işler başardık. Çevreyi koruma şuurunun en küçük yaştan itibaren insanlarımıza aşılanması ihtiyacına cevap veren en önemli adımlardan birisi, çevre izciliğinin kurulması olmuştur. Bu konuda eğitim ve öğrenimin yanısıra, çevre korunmasına ileri teknolojilerle özen gösterilmesi gereği aşikârdır. Hiç şüphesiz bu saha, geleceğimiz için önümüzdeki dönemde üzerinde önemle duracağımız konulardan birisi olmaktadır.

Değerli delegeler, şimdi de, ana hedefimize varabilmek için özel önem vereceğimiz ve üzerinde ağırlıkla durmamız gereken sahalara değinmek istiyorum.

21’inci asır yüksek teknoloji ve bilgi çağıdır. 80'li yıllarda başlayan teknoloji ihtilali, başta elektronik ve biyoteknoloji olmak üzere bilimde sağlanan baş döndürücü gelişmeler, insanoğlunun beyin gücünü çok daha iyi kullanmasını sağlayarak önüne inanılmaz sonsuzluk açmaktadır.

Önümüzdeki asır ferdin asrıdır, bilgi asrıdır. Defalarca ifade ettiğim gibi, bu asırda fertlerin kitleler halinde değil, daha çok ufak gruplar ve tek tek çalıştıkları, bilgisavar, telekomünikasyon, nakliye, inşaat, turizm gibi ekonomik faaliyetlerden oluşan hizmet sektörü, toplam işgücünün yüzde 80'inden fazlasını, istihdam edecektir. Mutlaka idrak etmemiz gereken husus, 21’inci yüzyılı şekillendirecek olan hizmet sektörünün daha kabiliyetli, daha bilgili insana ihtiyaç gösterdiğidir.

Değişim, ferdin bizzat kendisinden başlayacaktır. İleri ülkeler arasına girebilen milletler, bu değişimi gerçekleştirebilen, insanını 21’incii yüzyılın gerekleri doğrultusunda eğitebilen milletler olacaktır. Türkiye'nin bundan böyle hedefi, binlerce kişinin çalıştığı devasa tesisler değil, bilgi çağının arkasında kalmayacak insan yetiştirmek olmalıdır.

Bu sebeple üç sahaya özel önem vermek mecburiyetindeyiz. Bunlar, eğitim,, sağlık ve yüksek teknolojidir. Önümüzdeki 10 senede bütün gücümüzle yükleneceğimiz üç saha bunlar olmalıdır.

Eğitime fevkalade büyük önem vermeliyiz.

Eğitimde zihniyet değişikliği fevkalade ihtiyaç vardır.

Okulların devletçi zihniyetten artakalan yöntemlerle yönetilmelerine son verilmelidir.

Okullarımızın yönetimini bürokratik tahakkümden kurtarmak, topluma, yani mahalleye, şehre ya da bölgeye mal etmekten kaçınmamalıyız.

Mahalleli, "Burası, benim okulum", şehirli "Burası benim lisem, şu üniversite bizim ilimizin üniversitesi" diyebilmelidir. 21’inci yüzyıla uygun olan sistem budur.

Devlet, ancak standartları, tespit etmek, eğitim kalitesini denetlemek ve eğitimi desteklemek görevini üstlenmelidir.

Kitleler çağının sona ermesi, ferdin toplumun ,merkezine yerleşmesi, insan sağlığına geçtiğimiz yüzyıllarda görülmeyen önemin verilmesini getirmiştir.

Türkiye'de sağlık sorununun halledilememiş,, olmasının temel nedeni, mevcut sağlık sistemimizin bürokratik mekanizmanın verimsizliğine teslim edilmiş olmasıdır.

Sağlıklı toplum gerçekleştirebilmek için sağlık sistemimizi tıpkı okullarımızda teklif ettiğim gibi, devletin elinden çıkarıp halka mal etmeliyiz Sağlık hizmetlerinden yararlananları bizzat müdahil olabilecekleri bir yapıya kavuşturmamız gerekir.

Bakınız, rekabete kapalı sanayinin gelişmesinin mümkün olmadığı gibi, rekabete kapalı eğitimin ve sağlık hizmetlerinin de gelişmesi mümkün değildir.

Yüksek teknolojiye bir an evvel geçebilmenin en sağlıklı, en kestirme  ve en akılcı yolu insanların ihtiyaç duydukları bilgileri en ivi şekilde ve en kısa zamanda emirlerine amade kılan sistemlerin getirilmesidir.

Geçtiğimiz dönemde, elektronik, bilgisayar ve enformasyon sahalarında çok büyük gelişmeler sağlanmış olmakla beraber, bu alanlardaki en son gelişmeleri yakinen takip etmek mecburiyetindeyiz. Sadece üniversitelerimize, öğretim müesseselerimize değil, bütün insanlarımızın emrine kütüphaneler, bilgi bankaları gibi en modern sistemleri sunmak, Batı’nın ileri ülkelerinin bilgi ağlarıyla bütünleşmek zorundayız.

Mevcut yüksek teknolojiyi mutlaka dışarıdan getirmeliyiz. Şunu ifade edeyim ki bulunan bir şeyi yeniden keşfetmeye lüzum yoktur, ama keşfedilen şeylerin üzerinde ileriye gitmek imkanı vardır. Türkiye, bilgi çağına ancak bu yolla sıçrama yapabilecektir.

Değerli delegeler, şimdi, sizlere ana hedefimize varmak ve ileri bir ülke olabilmek için üç temel prensibe, sıkı sıkıya sarılmamız gerektiğini bir kere daha ifade etmek istiyorum.

Bu prensiplerin ilki “Düşünce hürriyetidir”. Düşünme kabiliyeti çeşitli yollarla engellenen, düşündüğünü söyleyemeyen, düşünceye saygıyı  öğrenemeyen bir toplumun ilerlemesine, yukarıda öngördüğümüz hedeflere ulaşmasına imkan ve ihtimal yoktur. Her ferdin, her kurumun, bir diğerinin düşüncesine saygı gösterdiği toplumlar, milli birliklerini koruyan mütecanis toplumlardır.

İkinci prensip, “Evrensel anlamda din ve vicdan hürriyetidir” . Yalnız ve yalnız, dini ve vicdanı baskı altında tutulmayan insan huzurlu, verimli, mutlu, istekli ve hatta kabiliyetli insandır.

Üçüncü prensip, “Teşebbüs hürriyeti”dir. Uygar rekabet ortamı olduğu sürece, devlet müdahaleciliğini asgari seviyede tutmak kalkınmanın ilk ve temel gereğidir. Derin inancım odur ki; 10-15 civarındaki ileri ülkelere bir an önce katılmamızın ana motoru teşebbüs hürriyeti olacaktır.

Değerli delegeler, 1981 2. İktisat Kongresi’nde belirlediğimiz hedeflere büyük çoğunlukla ulaşabildiğimiz gibi, bugün burada öngördüğümüz hedeflere de ulaşabileceğimize inanıyorum.

Her zaman söylediğim gibi, sıraladığım prensipleri uygularsak, bizi durdurabilecek hiçbir güç yoktur. Üstelik bugün 1980'lerde sahip olmadığımız büyüklüğe erişmiş, eğitilmiş insan gücümüzle, tecrübe birikimimizle, geçtiğimiz 10 senede gerçekleştirdiklerimizi katlayarak ileriye götürmemiz mümkündür.

Nesiller gelir, nesiller gider, önemli olan bir neslin kendisinden sonra gelecek nesile neler  bırakabildiğidir. Tarih ancak bu birikimleri yazar. Büyük millet olmak da, bu birikimleri nesilden nesile taşıyabilmektir.

İşte bu nedenle şunları asla unutmayalım: Büyük ülke olma şuurunu insanlarımızda yerleştirmeliyiz. Büyük ülke olmanın, memleketin birlik ve beraberliğinden geçtiğini insanlarımıza anlatmalıyız. İnsanlarımızı, büyük hedeflere fedakarlık etmeden, çalışmadan, gayret sarf etmeden varılamayacağına inandırmalıyız. Türkiye'nin büyük geleceğine ancak bu yolla ulaşabiliriz.

Daha evvel söyledim, şimdi burada bir kere daha tekrar ediyor ve sözlerimi tamamlıyorum: Ciddi hatalar yapmazsak, 21’nci yüzyıl Türklerin ve Türkiye'nin yüzyılı olacaktır.

 

 

| © Turgut Özal Düşünce ve Hamle Derneği 2009 |